Merhabalar,yaklaşık bir senedir bir şeyler yazmıyorum,bunun çeşitli gerekçeleri var mesela enerjimi daha farklı değerlendirmek istemem veya iktisat ile siyasetin çok iç içe geçmiş olması itibariyle yazdıklarımın farklı kişiler tarafından kendi düşünce yapılarına göre manipüle edilebileceği endişesi,Önceliklerimin değişmesi gibi ama blog yazmanın bana kattığı bir çok şeyden de uzaklaştım bu yüzden zaman zaman bir şeyler yazacağım.Bu yazının hikayesi şu şekilde gelişti,işletme bölümünde yüksek lisans yapan bir arkadaşım Joseph.E.Stıglıtz in 'Eşitsizliğin Bedeli' adlı kitabını almış,okumaya başlamış ama bazı iktisadi terimler yormuş olsa gerek kitabı bana gönderdi bu kitabı oku ve bana anlat dedi.Böylece kitabı okumaya başladım, açıkcası ben de okurken biraz yoruldum ama değdi diyebilirim.Her sayfası çok çarpıcı ve ilgi çekici örnek ve bilgiler içeren bu kitap, bu yazının konusu olacak, Kısaca bu kitaptan ne anladım onu anlatacağım.
Öncelikle belirtmek isterim ki 'Eşitsizliğin Bedeli' bence ufuk açıcı bir kitap, Ana konusu gelir eşitsizliği ve ABD'de ortaya çıkan 2008 küresel durgunluğun açıklanması,kendi deyimiyle %1'lik kesimin devleti, yargıyı ve demokratik süreci ele geçirerek %99'un üzerinde nasıl egemenlik kurduğunun kapsamlı şekilde ele alınması. Birçok olay ve/veya olgu üzerinde belli odakların bizim algı ve düşünce dünyamızı kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullanıldığı çarpıcı örnekler üzerinden anlatıyor. Dünyaya ve olaylara farklı bakış açısı ile bakmamızı,daha öncesinden kabul ettiğimiz bazı değer ve yargıları sorgulamamız gerektiğini savunuyor.Kitap bir roman havasından ziyade biraz ders kitabı ve kaynak kitabı gibi; savunulan görüşlerin hangi veri ve kaynakların değerlendirilmesi sonucu ortaya çıktığını her bir sayfanın dipnotunda görebiliyorsunuz.Çok detaylı değerlendirmem mümkün değil fakat kitapta anlatılmaya çalışılan ana fikir ve görüşleri mümkün olduğu kadar sade bir dille anlatmaya çalışacağım.
Kitap genellikle ABD'deki gelir eşitsizliğini ve bu eşitsizliğin ülkenin ekonomisi ve siyaset üzerindeki gücüne yansımasının ne şekilde olduğunu açıklamaya yönelik, %1 diye tasfir edilen kısım genelde en üst kesimin, iktisadi ve siyasi gücüne değinmek için; %99 toplumun geri kalan kısmı için yapılan tanımlama.
Stıglıtz, finansal piyasaların; ekonomik sistemin dolayısıyla borsanın,bankacılık faaliyetlerinin tamamen sermaye odaklarının yararına olacak şekilde düzenlendiğini ve devlet mekanizmasının da zengin çıkar gruplarının lehine olan bu düzenin,artan iktisadi eşitsizliğe göz yumduğunu söylemektedir.Ekonomik gücün siyaset yoluyla kötü şekilde kullanılmasının sosyal gelenek ve kuramları nasıl ve hangi bahanelerle biçimlendirdiğini açıklamaktadır.
Ekonomik büyümenin toplumun geneline yansımadığını ABD'de en yüksek gelirli %1'lik kesim,Ekonominin 1979-2007 arasında büyüme dönemindeki kazanımların yaklaşık %60'ını elde etmektedir. Bu dönemde % 1'lik kesimin vergi sonrası reel hane halkı gelirinin %275 artmışken, en düşük gelirli %20'lik kesimin vergi sonrası reel hane halkı geliri sadece %18 artmıştır. Amerikalıların en zengin %1'lik kesimi,ülkede 2009'a kıyasla 2010'da yaratılan ilave gelirin %93'üne sahip olmuştur. Verilerden de görüleceği üzere ekonomik büyüme zenginlere yaramış bunun sonucunda hem gelir hemde servet eşitsizliği artmıştır.Eşitsizliği sadece gelir ve servet olarak değil hayat standardı,güvenlik,sağlık,eğitim olanaklarına ulaşım olarak da değerlendirmek lazım, ABD'de orta sınıf giderek küçülmektedir.
Sebebi,en üstteki %1'lik kesimin sürekli rant arayışını, gelirlerini arttırma çabaları veya bulundukları konumu daha sağlama alma çabaları olarak değerlendirilebilir.Bu kesim mümkün olduğu kadar devletin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini,piyasanın üzerinde görünmez bir elin olduğu ve eğer müdahale edilmezse; her türlü ekonomik faaliyetin dengeye geleceğini alıcı ve satıcının birbirini bulacağını savunuyor. Bu durumun kişiler için en iyi durum olduğu ve kişiler için de en iyi olan durum toplam da toplum içinde en iyi durumu ortaya çıkarır görüşlerini savunmaktadır. Kim? Bu sistemin bu şekilde devam etmesini isteyen piyasa ekonomisi savunucuları.

Ekonomik ve siyasi gücünü kullanan bu kesim sürekli tekelleşme,sürdürülebilir tekeller yaratmak peşinde koşmaktadır.Ayrıca siyaset yoluyla kuralları kendileri koymakta ve hakemleri kendileri seçmektedir.Böyle bir durum da tabi ki fırsat eşitliği kalmayacak ve ülkenin ve toplumun her kesiminde eşitsizlik daha da derinleşecektir.
Bu sistemde en önemli araçlardan birisi ABD'deki eğitim sistemi,ülkedeki gençler veya daha yüksek eğitim almak isteyen kişiler öğrenim kredisi kullanarak, daha iyi bir eğitim ve daha iyi bir yaşam sürdürmek amacıyla ödeyemeyecekleri borçların altına girmeleri. Bu algı, sürekli yükselen öğrenim kredisi maliyetleri ya da okul ücretlerindeki artış orta sınıf diye tabir edilen kısmın iyi eğitim alarak belki de üst kesim denilen kesime çıkma ihtimalini düşürmektedir.Ayrıca umut pazarlaması yoluyla da daha iyi okul, daha iyi yaşam gibi kampanyalarla da sürekli belirli bir kesim fonlanmaktadır. Çok az kişi aldıkları eğitimin karşılığı daha iyi hayat standardına erişebilmektedir.

Peki eşitsizliğin giderek artmasına rağmen nasıl oluyor da alt taraftaki kesim üst taraftaki bu üst zümreye tepki göstermiyor/gösteremiyor. Bu algı mühendisliği yani insanların algılarını kendi istedikleri şekilde yönlendirebilmeleri yoluyla oluyor. Üst taraftaki azınlık,alt taraftaki insanlara sürekli çok çalıştıklarını orada olmayı hak ettiklerini savunmakta ve bir şekilde kendi varlıklarının toplumun ve ülkenin yaranına olacağını inandırmışlardır.
Yardım kampanyaları ile insanların yanında olduklarını ya da yarattıkları imkanlarla topluma hizmet ettiklerini insanlara aşılamaktadırlar. Bu algı mühendisliği devlet ile ilişkilerde de yaygın şekilde kullanılmakta siyaset mekanizmasını kullanarak kendilerine muafiyetler,tekeller,yasalar,teşvikler çıkarmaktadırlar.Bu davranışlar ülkede verimliliklerin sınırlandırılmasına kendi kendini besleyen bu modelin devamlılığı için gerekli imkanı sağlamaktadır.

Eşitsizliğin demokrasi içinde büyük bir tehlike olduğunu ve demokrasinin içini boşalttığını bir kişi bir oy prensibinin,bir dolar bir oy şeklinde bir evrime uğradığı savunulmaktadır.Ayrıca seçim kampanyalarının ve medya desteği için, önemli derecede finansman gerekliliği; gitgide sadece belli seviyede parası olan kişilerin seçilebileceği bir düzeni oluşturmaktadır.
Bunun üzerine Paul Krugman: Gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik gerçek bir demokrasiyle asla bağdaşmaz.Siyasal sistemimizin büyük sermaye tarafından çarpıtıldığını ve bu azınlığın daha da zenginleşmesiyle bu çarpıklığın daha da arttığını kim inkar edebilir ki? demiştir.
Süphesiz işin buralara gelmesinde küreselleşmenin ve finansal serbestleşmenin,paranın yer kürede bir engele tabi olmadan dolaşabilmesinin büyük payı vardır. Küreselleşme konusunda dünya çapındaki uzmanlardan biri olan Dani Rodrik hem demokrasi,hem ulusal özerklik hemde serbest küreselleşme bir arada olmaz diyerek aslında bir şeyi elde etmenin bir maliyeti olduğunu söylemektedir.

Gerçekten de 2. dünya savaşı sonrası gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayan sermaye hareketleri girdikleri yerlerde bir takım değişiklikler yapmış kendi kurguladıkları finansal sitemin içerisine olabildiğince çok ülke sokmaya çalışmışlardır.Algılar ve inançlar kullanılarak zenginler kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışmaktadırlar.Sahip oldukları her şeyi kendilerinin meşru yollarla kazanıldığını,bu kazanımları toplum için kullandıklarını savunmaktadırlar.
Bu doğrultuda adalet ve verimliliğe atıfta bulunarak toplumsal çıkarları nasıl manipüle edildiği toplumun kendi çıkarları doğrultusunda nasıl yönlendirilebildiğini açıklıyor.
Ayrıca adalet ve fırsatlar ülkesi olarak tanımlanan ABD'de finans sektörünün 'hukukun üstünlüğünü' neredeyse her zaman kendi yararına ve sıradan Amerikalıların çıkarlarının tersine nasıl çalıştığını açıklamaktadır.Bunu yaparken borçlandırma yoluyla borçlular karşısında kendisini güçlendirmek için haciz kanunlarını değiştirdiklerini,özel okulların eğitim kredilerine erişimi sağladığını,tefecilik karşıtı yasaları kaldırarak,sömürücü kredi verme uygulamalarını kısıtlayacak yasal düzenlemeleri engelleyerek ve -ne kadar zayıf olsalar da - sadece gerçekten borçlu olanların evlerini kaybetmesini sağlayan koruma usullerini aşarak yaptıklarını söylemektedir.2008 küresel krizi öncesi eşit altı diye tabir edilen ödeyebilecek gücü olmayan insanlara yüksek faizde kredi verilmesi sonucu oluşan emlak balonunu bu doğrultuda açıklamaktadır.

Ülkedeki bütçe açığının azaltılması gerekliliği fikrinin artan oranlı vergi tarifesinin uygulanılmasını,büyük şirket sosyal yardımları gizli sübvansiyonların kesilmesini engellemekte araç olarak kullanıldığını savunmaktadır.Yani zenginler vergilerinin arttırılmasının küçük işletmelere zarar vereceğini ve böylece istihdamın azalacağını bunun yerine sosyal yardımların kısılması gerekliliği şeklindeki efsanesinin geçerli olmadığını vergi artmadan önce karlı olan hiçbir yatırım,hiç bir iş,vergi arttırımı sonrası karsız hale gelmeyeceğini,Yüzde 1'lik kesim bütçe tartışmaları ile bügün ekonomiyi zayıflatacak,ileride büyüme oranlarını düşürecek ve eşitsizliği arttıracak olan devletin boyutunu küçültme projesine kılıf bulmak için aşırı harcamalarla ilgili anlaşılabilir bir endişeyi kullanmıştır tezini savunmaktadır.
%1'lik bu kesim bu yolla devletin maliye politikası aracını kullanmasını sınırlayarak özellikle alt kesim için en önemli sorun olan işsizlik için uygulanacak politikaları kısıtlayarak,bütün yükü para politikası araçları üzerine yüklemiştir ki ;para politikası, bağımsız olduğu kabul edilen Merkez Bankaları,finans sektörü tarafından ele geçirilmiş ;finans sektörü inanç ve çıkarlarını temsil edecek kararlar alacak şekilde düzenlenmiş ve kaynak aktarılması veya kullanılması sonucu kontrol altına bu kesimce daha kolay alınabilmektedir.

Bu şekilde ele geçirilmiş olan finans sektörü 2008 yılında da uygulamalı şekilde görüleceği üzere batmak için çok büyük banka ve kurumların doğmasına ve bu sektörlerin büyümesine yol açmış.Bu kurumlar sa batmak için çok büyük olduklarının farkında olduklarından çok riskli eylem ve işlemler içerisine girmişlerdir,bu davranışta bulunurken devletin kendilerine ne zaman düşerlerse yardım edeceğini/ etmesi gerektiğini pek tabiki biliyor ve bunu ziyadesiyle kullandıklarını göstermişlerdir.2008 sonrası bu gelişmeler aynen de olmuştur.
Kitabın son bölümünde başka bir dünyanın mümkün olabileceğini bunun için ekonominin güçlendirilmesi gerekliliğini ve milli gelir fetişizmine yenik düşmemenin şart olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü Gayrisafi Yurtiçi Hasıla iktisadi performansın bir ölçüsü değildir, Çoğu vatandaşın genel olarak tanımlanmış hayat standartlarındaki değişiklikleri doğru bir şekilde yansıtmaz ve yaşanan büyümenin sürdürülebilir olup olmadığını bize söylemez.Daha iyi bir dünya için zenginlerin aşırılıklarını sınırlandırmak gerektiğini savunuyor ve Stıglıtz reform önerileri yapıyor:
1-Rant arayışını azaltmak ve oyun alanlarını eşitlemek:Finans sektörünün sınırlandırılması,daha güçlü ve daha verimli şekilde uygulanan rekabet yasaları,kurumsal yönetimin iyileştirilmesi,iflas kanunlarında kapsamlı reformlar yapılması,devletin gerek kamu mallarının elden çıkarılması gerek tedarik aşamasında şirketlere dağıttığı hediye yardımlarının bitirilmesi,büyük şirketlere yapılan sosyal yardımların-gizli sübvansiyonlar da dahil bitirilmesi,yargı reformu-adalete erişimin demokratikleştirilmesi ve silahlanma yarışının zayıflaması,
2-Vergi reformu:Artan oranlı gelir ve kurumlar vergisi sisteminin geliştirilmesi ve yasal boşlukların azaltılması,yeni bir oligarşinin oluşmasını önlemek için daha etkili olan daha etkin şekilde uygulanan bir veraset vergisi sisteminin yaratılması
3-Diğerlerine yardım etmek: Eğitime erişimin iyileştirilmesi,sıradan Amerikalıların tasarruf yapmasına yardım etmek,herkes için sağlık hizmeti,diğer sosyal güvenlik programlarını güçlendirmek
4-Küreselleşmeyi ayarlamak:Daha adil bir oyun alanı yaratmak ve yoksullaşmaya götüren yarışı bitirmek
5-Tam istihdamın geri getirilmesi ve sürdürülmesi :Tam istihdamı-eşitlikle birlikte-sürdürecek bir mali politika,tam istihdamı sürdürecek para politikası ve kurumlar,dış ticaret açıklarını düzeltmek,faal iş gücü piyasası politikaları ve iyileştirilmiş sosyal güvenlik
6-Yeni bir sosyal birliktelik :İşçilerin ve vatandaşların toplu eylemlerinin desteklenmesi,ayrımcılığın kalıntılarını temizlemek için pozitif ayrımcılık
7-Sürdürülebilir ve eşitlikçi büyümeyi geri getirmek :Kamusal yatırımlara dayanan bir büyüme bir büyüme gündemi,iş pozisyonlarını ve çevreyi korumak için yatırımın ve inavasyonun yönünü değiştirmek
Umut var mı ?
Reformların uygulanabilmesi için demokrasi ne kadar yanlı olursa olsun iki yol sunar.Birincisi %99 içindekiler,%1 tarafından kandırıldıklarının farkına varabilirler. Uzunca bir süre %1'lik kesimin yararına olmayacak bir şeyin diğer kesim için de yararlı olmayacağı düşüncesini insanlara kabul ettirmiş olan bu kesimin bu efsanesinin yerle bir olması
İkinci yol ise %1 lik kesim, ABD'de olanların sadece değerlerimizle değil aynı zamanda %1'in kendi çıkarlarıyla tutarlı olmadığının farkına varması gerekir.

Bu reformların gerçekleşmemesi durumunda toplumun sahip olanlar ve olmayanlar olarak bölüneceğini zenginlerin güvenli sitelerde yaşadığı,çocuklarının en iyi okullara gittiği ve en iyi sağlık hizmetlerine sahip bir kesim ve diğer tarafta en iyi olasılıkla vasat bir eğitime ve fiilen karneye bağlanmış bir sağlık sistemine erişebildikleri güvensiz bir dünyada yaşayacaklardır.
Diğer resimdeyse sahip olanla olmayan arasındaki farkın kapandığı ortak bir kader anlayışının olduğu,fırsat ve adalete dair ortak bir bağlılığın bulunduğu 'herkes için özgürlük ve adalet'kelimelerinin asıl anlamlarına vardığı bir toplum vardır.
Her ne kadar ikinci resmin mirasımız ve değerlerimiz açısından tutarlı olarak görülse de geçmiş yıllara baktığımızda umutların azaldığını söylemek gerekir.
Diğer Yazılarıma Gözatmak için; biriktisatci.blogspot.com




